Orijinalini görmek için tıklayınız : Dini Hikayeler
Değerli arkadaşlar, eğitici ve öğretici dini hikayeleri bu başlık altında paylaşalım ve hepberaber ufkumuzu genişletelim.
roseofmadinah
19.12.08, 13:15
Bir gün adamın biri Hz. Musa (a.s.)'ya geldi:
- "Ya Musa ne olur dua et de ben hayvanların dilinden anlayayım ve bundan kendime hisseler çıkartarak daha iyi bir insan olayım." dedi.
Hz. Musa (a.s.):
- "Yürü işine git, kaldıramayacağın bir yükün altına girmeye çalışma, bu halin senin için daha hayırlıdır." dedi.
Fakat adam dinlemedi ısrar etti:
- "Ya Musa ne olur hiç değilse kapımda yatan köpekle horozun dilini anlayayım." dedi.
Musa (a.s.) her ne kadar bundan vazgeçmesi için çalıştıysa da adam ısrar etti. Bunun üzerine Musa (a.s.) ona dua etti. Adam sevinerek evine döndü. Ertesi sabah hizmetçisi sofrayı kurarken bir parça ekmek fırlayıp düştü. Horoz koşarak bunu kaptı. Köpek buna kızdı:
- "Be horoz bu yaptığın doğru mu? Sen buğday da yiyebilirsin arpa da. Mısır da yiyebilirsin, küçük taneleri de. Bense ekmekten başka bir şey yiyemem, neden benim rızkımı kapıyorsun?" dedi.
Horoz cevap verdi:
- "Haklısın fakat hiç tasalanma yarın bizim efendinin eşeği ölecek, sen de böylece karnını iyice doyuracaksın." dedi.
Bunu duyan adam hemen eşeği pazara götürerek sattı.
Ertesi sabah da bakalım köpekle horoz ne konuşacaklar diye onların yanına geldi.
Köpek horoza sitem ediyor:
- "Yahu horoz hani eşek ölecekti, biz de karnımızı doyuracaktık." diyordun.
Horoz:
- "Eşek ölmeye öldü lakin başka yerde. Çünkü sahibim onu sattı. Fakat hiç merak etme yarın at ölecek, o zaman da daha büyük bir ziyafete konacaksın." dedi.
Bunu duyan adam hemen ahıra koştu, atı aldığı gibi pazara götürüp sattı. Sevinerek evine döndü:
- "Bu hayvanların dilini öğrenmem çok iyi oldu. Böylece zarardan kurtuldum." diye düşünüyordu.
Ertesi sabah yine acaba ne konuşacaklar diye köpekle horozun yanına gitti. Köpek yine horoza sitem ediyor, duruyordu:
- "Yahu horoz bu sefer de dediğin olmadı, yoksa sen de mi yalana başladın." dedi.
Horoz:
- "Hayır ben yalan söylemedim at ölecekti lakin sahibimiz onu da sattı. Fakat merak etme, yarın sahibimizin çok değerli kölesi ölecek o zaman onun hayrına yemekler, helvalar verilecek hepimiz doyacağız." dedi.
Bunu duyan adam o gün hiç beklemeden, kölesini götürüp sattı:
- "Bu horozla köpeğin dilini öğrenmem iyi oldu. Böylece birçok zarardan kurtuldum." diye düşünerek sevindi ve ertesi gün yine köpekle horozun yanına koştu. İkisi yine konuşuyorlardı. Köpek bu sefer çok kızgındı:
- "Yalancı horoz, hani köle ölecek, bu sayede karnımız doyacaktı, günlerden beri yalanlarınla avutuyorsun, bu sana yakışır mı?"
Horoz:
- "Ben yalancı değilim ve yalan söylemem, diye başladı. Köle öldü fakat burada değil, başka yerde. Çünkü sahibimiz onu sattı. Fakat hiç iyi etmedi. Çünkü bu sefer sıra kendine geldi. Zira ilkin kaza, bela eşeğe gelecek, böylece sahibimiz beladan-kazadan kurtulmuş olacaktı. Eşeği satınca, onun yerine ata geldi, atı da satınca, köleye geldi. Köleyi de satınca bela ona gelecek. Sıra onda, yarın sahibimiz ölecek, o sayede hepimiz doyacağız." dedi.
Bunu duyan adam ah vah etti, başına vurdu fakat iş işten geçmişti.
Böylece tamahkarlığın cezasını hayatıyla ödedi.
roseofmadinah
19.12.08, 13:16
Bir gün Allah'ın (c.c) Yüce Resulü (s.a.v.) abdest almak için su istedi. Elini yüzünü yıkadı, ayaklarını da yıkayıp, ayakkabılarını giymek üzereyken bir kuş gelerek pabuçlarından birini kaparak götürdü.
Süratle havalanan kuş, havada pabucu tersine çevirdi. Çevirince içinden bir yılan düştü. Sonra kuş getirip pabucu Allah'ın (c.c.) yüce Resulünün önüne bıraktı.
saolasın çok ibret dolu hikayeler:sahip::sahip::sahip:
çok güzel teşekkür ederiz
roseofmadinah
24.12.08, 15:54
Hz. Musa, bir gün Allah'a seslenmiş: 'Allahım, cennette sonsuza kadar komsum olacak kimseyi çok merak ediyorum. Çünkü kapımı her açışımda sonsuza kadar onu göreceğim. Lütfen bana onun kim olduğunu bildirir misin? İnsanoğlunun ne kadar meraklı olduğunu daha Adem'in yasak meyveyi yemesinden beri bilen Allah, Musa'ya 'Şanslısın Musa, senin cennette komşun olacak kişi şu anda yasayan insanlardan. Horasan da Ulu Camii'nin yanındaki Şen Kasap'ın sahibi Rıza demiş. Bir peygamber olarak komşusunun başka bir peygamber veya ermiş bir zat olmasını bekleyen Hz. Musa bu duruma şaşırmış ve ' Şimdi bu adamın yaptığı iyilik ne ola ki, bir peygambere komsu olmayı başarmış olsun?' diyerek Horasan'a bu adamı görmek için yola çıkmış.
O zamanlar Hz. Musa'nın adi yaygınmış; ama görenler sadece Mısır'a gelenlermiş.
Hz. Musa, Horasan'a vardığı zaman bu dükkanı bulmak hiç de zor olmamış. Dükkanda orta yaşlı, orta boylu, kumralca, yakışıklı bir adam varmış. Müşterileriyle sohbet eden kasap, Hz. Musa girince de ona 'hoş geldiniz' demiş. Adamın tatlı dilli ve güler yüzlü oluşu nedeniyle Hz. Musa kendi kendine 'ACABA GÜLER YÜZLÜ, TATLI DİLLİ OLUŞU NEDENIYLE Mİ KOMŞULUĞU HAK ETTI' diye düşünmüş.
Kasap eti tartarken hak geçmesin diye o kadar titiz davranıyormuş ki Hz. Musa 'ACABA ÖLÇÜDE BU KADAR ADALETLI OLDUĞU İÇİN Mİ HAK ETTI?' diye düşünmüş.
Müşteri gidince, Hz. Musa, kasaba yabancı olduğunu ve kalmak için bir han aradığını söylemiş. Kasap 'Horasan da bir tane han var. O da İranlı halı tüccarları geldiği için doludur. En iyisi siz gelin benim misafirim olun. Ben yalnız yaşayan bir insanım. Hem geldiğiniz yerleri bana anlatırsınız' diyerek Hz. Musa'yı davet etmiş. Musa da kabul ettikten sona kendi kendine 'ACABA MİSAFİRPERVERLİĞİNDEN DOLAYI MI HAK ETTI?' diye düşünmeden edememiş.
Aksam olunca kasap, misafiri için bol miktarda biftek, bonfile, şiş hazırlamış. Hz. Musa yine 'ACABA CÖMERTLİĞİNDEN DOLAYI MI HAK ETTI?' diye sormadan edememiş. Eve geldikleri zaman bahçenin ve evin içinin temizliğine şaşan Hz. Musa bu defa da 'ACABA TEMIZLIĞİNDEN DOLAYI MI TANRI'NIN ÇOK HOŞUNA GİTTİ?' demiş. Kasap, kasla göz arasında misafiri için sofrayı hazırlamış. Hz. Musa'ya ' Siz uzun yoldan geldiniz, acıkmışsınızdır, hemen başlayın, benim azıcık işim var' demiş. Adamın kendisini yalnız bırakıp gitmesinden şüphelenen Musa, hemen adamın peşinden gitmiş. Bir de ne görsün? Adam çok yaşlı bir bayanı yatağından doğrultmuş, ona sütünü içiriyormuş. Hz. Musa ' Bu da kim? Yalnız kaldığını söylemiştin' deyince, adam: 'Bu benim annemdir. Babamın ölümünden sonra felç geçirdi, belden aşağısı tutmuyor. Ben belki, evleneceğim kimse annem ile yeterince ilgilenemez diye evlenmedim. Annem sakin bir insandır, fazla konuşmaz sadece sürekli olarak bir duası vardır, onu mırıldanır.' Bunun üzerine Hz. Musa 'Söyle bakalım annen nasıl dua eder?' diye sorar. Kasap biraz gülümseyerek '”Gerçi, pek öyle
olacak şey değil; ama, annem sürekli der ki: Evladım ben senden razıyım. İnşallah cennette Hz. Musa'ya komsu olursun. Ben kim, koskoca Musa'ya komşu olmak kim?'
Hz. Musa 'İnşallah Tanrı, annenin isteğini gerçekleştirecektir' diyerek, o akşam orada kalarak ertesi sabah Mısır'a gider ve bu olayı herkese anlatır.
A.A.XACAHOB
24.12.08, 16:27
Güzel hikaye.Yalnız Tanrı kelimesinin yerine ,İlah veya Rabb veya Allah kelimesi kullansan daha iyi olur.
:alkis::alkis::alkis:
cok güzel hikaye, anasıbabası sağ olanlar için hala Peygamberimize komşu olabilme şansı var:sahip::sahip::sahip:
:alkis:Çok güzelmiş.paylaştığın için sağol roseofmadinah.:alkis:
:alkis:
aysemertturk
03.01.09, 07:48
harika tsk
roseofmadinah
10.04.09, 16:21
Hz. Ömer ve Amr Bin As çok iyi arkadaştırlar. Henüz ikisi de Müslüman olmadan evvel birlikte, ticaret için İran tarafına giderler.
Bindikleri atlarında orada satacakları ve ya mübadele yapacakları mallar yüklüdür. İran’ın o zamanki başşehrine varırlar. Henüz daha atlarından malları indirmeden üç kişilik bir grup gelir ve zorla atlarına ve eşyalarına el koyarak oradan uzaklaşırlar.
Hz. Ömer ve Amr Bin As ortada kala kalırlar. Ne yiyecek bir lokma ekmekleri, ne de ceplerinde alış veriş yapacakları beş kuruşları da yoktur. Akşama kadar ne yapacaklarını bilemeden bir yerde beklerler. Yatacak bir yerler ararlarken bir han gözlerine ilişir ve hana girerler. Orada durumu hancıya anlatırlar. Hancı şaşırır ve;
“Nasıl olur, adaletli Nuş-i Revan’ın ülkesinde böyle bir yanlışlık mümkün değil arkadaşlar. Siz burada bu akşam ücretsiz yiyip, içip, yatabilirsiniz, ben de doğruca sizin durumunuzu kralımıza anlatmaya gidiyorum” der ve hemen kralın sarayına gider.
Kral’a durumu anlatır. Gerçekten de Nuş-i Revan adaletiyle ün salmış müthiş bir kraldır. Bu durumu öğrenir öğrenmez bir soruşturma başlatır ve at ve develeri gasp edenlerin kimliğini kısa sürede tespit ettirir. Henüz sabah bile olmadan onları yakalattırır.
Kıral, hancıya; “O iki misafire eşyaları ve hayvanları hiç zarar görmeden teslim edilecektir, sabah buradan alsınlar, yalnız şehri de hemen terk etsinler ” der. O zamanın şehirleri surlarla çevrilidir ve belli yerlerde çıkış kapıları bulunmaktadır. Kral ayrıca; “misafirin biri surun güney kapısından, diğeri de güneydoğu kapısından çıksın” diyerek hancıyı gönderir.
Hancı hana gelip Ömer ve Amr Bin As’a bu müjdeyi verir. Onlar da bu duruma pek inanamasalar da, peki derler ve sabah yola çıkarlar. Kral’ın yanına vardıklarında şaşkına dönerler. Tam kendilerine anlatıldığı gibi atları, develeri ve eşyaları hiç eksiksiz kendilerine teslim edilir. Onları geride bekleyen esas sürprizden haberleri yoktur.
Hayvanlarını ve eşyalarını teslim aldıktan sonra Ömer surun güney kapısından, Amr da güneydoğu kapısından çıkarlar. Ömer’in çıkacağı güney kapısının üzerinde biri idam edilmiş ve üzerinde “şehrimize ticaret için gelen misafirlerin at, deve ve eşyalarını zorbalıkla ellerinden alan çetenin başı, aynı zamanda kral Nuş-i Revan’ın oğlu” yazmaktadır. Diğer iki kişinin cesetleri de Amr Bin As’ın çıkacağı kapıda asılıdır. Bunları gören Ömer ve Amr hayret ve şaşkınlıklarını içlerine gömerler. Onlar bir ömürlük ders olur bu hadise.
Aradan yıllaaar geçer, önce Ömer Müslüman olur. Daha sonra da Amr. Kaderin cilvesine bakınız ki, Hz. Ömer halifeliği sırasında Amr Bin As’ı Mısıra vali olarak tayin eder. Amr Mısırda bir mescit yapmak üzere arsa istimlâki yapmaya başlar. Müslümanlar arsalarını severek (bazıları bağışlar, bazıları da para karşılığı) verirler. Mescidin yapılacağı mahalde bir yahudinin de arsası varmış, Amr ona çok ciddi paralar teklif ettiği halde; “Hayır ben razı değilim, arsamı vermiyorum” cevabını almış. Amr bu cevap karşısında şaşırıyor ve; “koca vali karşısında sen kim oluyorsun ki, bak bakalım senin arsanı nasıl istimlâk ederim” demiş.
Yahudi; “Adaletinden bahsettikleri bir halifeleri varmış, bakalım bu durum karşısında ne diyecek” der ve yemeyip, içmeyip taa Mısırdan kalkar Medine’ye Halife Hz. Ömer’e gelerek durumu anlatır. Hz. Ömer (ra) meseleyi öğrenince yüzü kıpkırmızı kesilir, hiddetinden boyun damarları şişer. Tabii o zaman kağıt bulunmadığı için, yerden bulduğu bir kemik parçasının üzerine bir cümle yazar ve Yahudiye uzatır.
Yahudiye; “ Götür bunu Amr Bin As’a ver, o anlar” der. Yahudi kendi kendine;” ben bu kadarcık basit yazı için mi geldim” diye söylenerek oradan uzaklaşır. O ufacık yazının Amr Bin As’ın kafasında ne fırtınalar estireceğini nereden bilsin.
Yahudi, Mısıra varınca çok merak ettiği sonucu görmek için beklemeden Amr’ın yanına koşar. Ve getirdiği yazıyı Amr’a uzatır.. Amr Bin As yazıyı eline alı ve okur. Yazı aynen şöyledir; “Ömer, Nuş-i Revan’dan daha adaletlidir.”Amr’ın beti benzi bembeyaz kesilir, bir anda eli ayağı titremeye başlar ve Yahudiye dönerek; “Arsan senin olsun, özür diliyorum, benden ne istersen vermeye hazırım, senin hakkını ödemem mümkün değil , seni ta Medine’ye kadar yordum” der. Önce bu kemik parçası üzerindeki bu cümleye hiçbir anlam veremeyen Yahudi, işin aslını Amr Bin As’ sorar ve meseleyi öğrenince, adalet timsali İslâm dinine girer.
ADALET GÜZELDİR, HELE İDARECİLERİN ADALETLİ OLMASI DAHA DA GÜZEL.
Bu güzel hikaye için teşekkürler! Allah milletimize de böyle adaletli yöneticiler nasip etsin, amin!
Çok güzel bir hikaye.:alkis:
A.A.XACAHOB
20.04.09, 16:59
Eee Hz.Omer ile ilgilise hikaye güzel ve ibretlidir.Tşkrler
Güncel bir hikaye, tuhaf dış görünümlü gençlerimizin aslında Rabbimize karşı hiç de kayıtsız olmadığını göstermesi açısından ibret dolu ve biraz da komik:)
Konu: CEN.NET CAFE
Falanca Camii imamı Abdullah hoca, resmi işlerini yaptırmak için nüfus müdürlüğüne gider. Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet-cafenin yolunu tutmak zorunda kalır. Cafenin kapısından girerken, levhada yazılı isim, "fesuphânallah'lar, estağfirullah'lar çektirir hoca efendiye, hem de ardı arkasınca: CEN.NET CAFE. Cafe işleten delikanlıya hacetini söyler:
— Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?
— Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.
Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulunduğu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline. Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır. Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur. Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de buradan çıkamadıklarım düşünür. Bir "fesuphanallah" daha çeker ve:
— Âhir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine. Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı, hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur Abdullah amca… En azından, bu da bir hürmet ifadesidir. "Aferin" derken içinden, hayıflanır istemeden:
— Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.
Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, ne kendisine ne de acıdığı gençlere bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbıhal etmeye karar verir:
— Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?
— Buyurun amcacığım, ne soracaktınız?
— Sen Allah’ı bilir misin?
Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları, her baktığında bir "fesuphanallah" daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır. Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:
— Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca?
Hayretle sormaktan alamaz kendisini:
— Biliyor musun ! ???— Peki, neyle biliyorsun Allah’ı, bana bir anlatır mısın?
Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:
— Bu bilgisayar ile biliyorum amcacığım.
— Bunlarla mı? Delikanlı pek anlayamadım.
— Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah’ın varlığının en açık delillerinden biridir. Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca, böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir. Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını, mutlaka birisi tarafından yapılmış olduğunu söyler sana. Meselâ Darvin denilen mendebur kalkıp dirilse, şu dizüstü bilgisayarı göstersen, desen ki: "Bu âlet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir." Darvin bile "çüşş lan deve" der.
Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:
— Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanin yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?
— Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlanmış, hepsi bir program tarafından idare ediliyor. Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur; yani bir manada farzı muhal buranın tanrısı benim. Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor. Hemen yakalıyorum kerataları. "Gelin bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle! Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılıvereceğinizi mi zannettiniz?" "Paramız yok abi!" derlerse; "Yok öyle yağma!" deyip cezalandırıyorum. Internet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları sildirip tuvaleti temizlettiriyorum. Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana? Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca Kâinatın, kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı? Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?
— Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki, Allah’ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?
— Ben Allah’ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.
Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:
— Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. Birbirlerine benzemezler. Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka. Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır. Kamerası vardır, ses düzeni vardır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.
Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti. Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu. Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama delikanlı ile muhabbete devam etmek istedi.
— Peki, varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?
— Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda kendimi yeterli görmüyorum.
— Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım.
— Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca: Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş. Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim, onun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım. İkinci olarak, bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman onu söylemeli, onu anlatmalıyım. Son olarak da, bana verdiği bu bedeni, onun rızası istikametinde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu, O’nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildiğim bundan ibaret.
— Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!
— Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama bal demekle ağız tatlanmıyor ki! Gidilecek yolu bilmek ayrı, usulüyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey. Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse, Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFİS virüsünü aktif hale getiriyor. Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir anti-virüs programı bulmam lazım belki de...
— Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi:
NAMAZ; anti-virüs programlarından birisi, hayat sistemine kuruyorsun, günde beş kere bağlanıp sürekli güncelliyorsun ve her gece yatmadan evvel günlük virüs taraması yapıyorsun evlâdım. Yine TASAVVUFda, anti-virüs programlarından bir diğeri. Gönül Hard-diskine kuruyorsun ve seherlerde kalkıp güncelleyerek, virüs taraması yapıyorsun evlâdım.
Delikanlı aldığı cevaptan hem şaşırmış hem hoşlanmıştı. Hoca efendiye tebessüm ederek:
— Amca bu programları nereden indirebiliriz acaba? Bildiğin bir site var mı? dedi. Hoca efendi aynı tebessümle cevap verdi:
— Bunun korsan sürümlerine çok dikkat etmek lâzım evlat. Ehline müracaat ederek lisanslı bir program yüklemelisin bence.
— Sizde var mı öyle bir program?
— Var da, ben yüklemeyi bilmiyorum, ama istersen tanıdık bir programlama uzmanı tavsiye edebilirim.
— Çok sevinirim, diyen delikanlı, Abdullah Hoca ile tekrar buluşacakları bir gün kararlaştırarak, hoca efendiyi dükkânından uğurladı. Ve ümit dolu tebessümlerle arkasından bir müddet seyretti…
roseofmadinah
18.05.09, 18:30
Çok güzelmiş, teşekkürler!
Güzel hikaye,gençleri küçümsememek lazım.;)
roseofmadinah
12.06.09, 11:31
Şehrin en zengini öldüğünde, tellallar sokaklara dökülüp;
"Ey ahali", diye bağırmışlar. "Biliyorsunuz Veli Efendi öldü. Bir vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için, kendisine bir günlük yardımcı arıyor. Kim ki, mezardaki ilk gecesini onunla beraber geçirirse, Veli Efendi'ye ait servetin yarısı kendisine verilecektir. Ey ahali, duyduk duymadık demeyin..."
Tellalların bütün çabasına rağmen kimse bu parlak, fakat korkulu vasiyete kulak vermemiş. En sonunda, şehrin en fakir sırt hamallarından birisi çıkmış. Çok fakir olan bu adamın, hayatta sırtındaki küfesinden ve ipinden başka bir şeyi yokmuş. Adamcağız, "hamal olarak yatıp, ertesi sabah zengin olarak kalkarım" diye düşünmüş ve razı olmuş... Genişçe bir mezara, iyice kefenlenen zengini ve yanına hamalı yatırmışlar. Gece olmuş, sual melekleri gelmiş, aralarında "ikisi de bize emanet" diye konuşmuşlar. "Zengin nasıl olsa kalacak, şu hamaldan başlayalım" demişler ve sorularına başlamışlar;
- Dünyada malın mülkün var mıydı?
- Alay etmeyin, demiş, hamal.
- Sırtımdaki küfeden ve ipten başka hiçbir şeyim olmadığını siz de bilirsiniz.
Peki diye eklemiş melekler,
- O ipi ne karşılığında aldın? Sonra, küfeyi ne iş gördün de nasıl elde ettin?"
Anlatmış hamalcağız.
- Beş kişinin malını 10 kuruşa taşıdım. İkisini yedim, sekizini sakladım. Ertesi gün de ayni işleri yaptım. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım. Melekler:
- Olmadı... Hasan Efendi'den aldığın para, hak ettiğinden çok düşük. Biz ondan bunun hesabını soracağız. Mehmet Efendi'yle de ucuza anlaşmış ve ucuza taşımışsın...
- İyi ama, hak ettiğim parayı isteseydim, bana taşıttırmazdı. Taşıttırmayınca da aç kalırdım...
- O bizim işimiz, demiş melekler.
- Nasıl olsa buraya o da gelecek. Biz senin adına ona sorarız.
Melekler, hamalı sıkıştırmaya devam etmiş.
- Söyle bakalım, aldığın paranın kaçını yedin, kaçını sakladın?
- On kuruş aldıysam, yarısını sakladım... İki kuruş aldığımda da, bir kuruşunu biriktirdim...
"Yine olmadı", demiş melekler...
- Hem ucuza taşımışsın, hem de gıdandan kesmişsin... Yani kendi nefsine zulmetmişsin...
- Nefsine zulmetmek de günahtır, bilmez misin?...
Hamalcağız ne cevap vereceğini düşünüp ecel terleri dökerken, sabah olmuş.
Açılan mezardan yukarıya bir bakmış ki, bütün herkes orada... Kadı Efendi ve şehrin mehter takımı da kendisini bekliyor. Bir kıyamet ki sormayın. Hep birlikte "kutlu olsun" demişler... "Bu gece kimsenin yapamayacağı bir işi başardın ama, bak artık zengin oldun."
- Yoo, diye bağırmış hamal.
- İstemem, sizin olsun... Ben, bir iple küfenin hesabını sabaha kadar veremedim, ya o kadar zengin olursam onun hesabını nasıl veririm?
Orucun 30 gun farz olmasının hikmeti:
Adem (a.s) Cennette yasak olan meyveden yiyince o yediği şey karnında tam otuz gün kaldı. Allah-u Teâlâ ya tövbe ettiğinde Cenâb-ı Hakk ona otuz gün gecesi ile beraber oruç tutmasını emir buyurdu. Çünkü dünya lezzeti dörttür. Yemek, içmek, cima ve uykudur. Bu dört şey kul ile Allah arasında perdedir. Muhammed (s.a.v) ve ümmetine gündüz oruç farz kılınıp, diğerleri geceleyin mubah kılındı. Bu Allah-u Teâlâ tarafından kullarına fazlı kereminden bir parçadır.
Ramazan-ı şerifin ilk gecesi Allah-u Teâlâ; “Bana muhabbet edene ben de muhabbet ederim. Beni isteyen kimseyi ben de isterim. Benden mağfiret isteyen kimseyi ben de Ramazan-ı Şerif hürmetine mağfiret ederim“ buyurur ve Kiramen Katibin meleklerine günahları yazmayıp sevapları yazmakla ve geçmiş günahları da yok etmekle emreder.
Kişinin yaptığı ibadetler oruç ile nurlanır ve ziynetlenir ecri çoğalır. Çünkü orucun zahmeti çoktur. Zîra Peygamber Efendimiz (s.a.v) hadislerinde şöyle buyurur: “Sizin ecriniz, çektiğiniz meşakkat miktarına göredir” demektir.
Rivâyete göre; İbrahim (a.s)’ın sahifeleri Ramazanı Şerifin birinci gecesi nâzil oldu. Tevrat , İbrahim (a.s)’ın suhufundan yedi yüz sene sonra Ramazan-ı Şerifin altıncı senesinde nâzil oldu. Bundan bey yüz sene sonra Ramazan-ı Şerifin on sekizinci gecesinde Zebur nâzil oldu. Bundan bin iki yüz sene sonra İncilin Ramazanın on üçüncü gecesinde nâzil oldu. İncil’den altı yüz yirmi sene sonra Ramazanın yirmi yedinci gecesinde Kur’an-ı Kerim nâzil oldu.
Hadîs-i Şerifte şöyle anlatılır: “Cennet dört kişiye aşıktır.
1- Kur’an okuyan,
2- Dilini koruyan,
3- Açları doyuran,
4- Ramazan-ı Şerifte oruç tutan” denmektedir.
Allah-u Teâlâ Hazretleri Musa (a.s)’a; “Ya Musa! Ben iki zulmetin zararından Ümmet-i Muhammedi korumak için onlara iki nur ihsan ederim” buyurdu. Musa (a.s); “Ya Rabbi o iki nur nedir? dediğinde Allah-u Teâlâ; “O iki nurun birisi Ramazan, ve diğeri Kur’an'dır.”
Son olarak Peygamber (s.a.v) Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar: “Allah-u Teâlâ Hazretleri ramazanda her gece ‘İsteyen var mı, istediğini vereyim. Tövbe eden var mı, tövbesini kabul edeyim, mağfiret talep eden var mı, onu mağfiret edeyim’ buyurur.”
Ramazan ayının her gününde kendisine oruç vâcip olanlardan bir milyon kişinin azabı affolunur. Cuma olduğu zaman her zaman her saatte bir milyon kişiyi cehennemden azat eder. Ramazanın son günün ise, Ramazan ayının evvelinden sonuna kadar, kaç kişi mağfiret olundu ise o kadar kimse yine mağfiret ve azat olunur.
roseofmadinah
13.09.09, 17:45
Teşekkürler!!!
aysemertturk
13.09.09, 18:45
ellerine sağlık çok tşk
roseofmadinah
08.07.10, 16:01
Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı.
Berber: ” Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah’ın varlığına inanmıyorum.”
Adam: ” Peki neden böyle diyorsun?”
Berber: ” Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu, terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimseye acı çektirmez, birbirini üzmezdi.Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum…”
Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü.Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berberin dükkanına geri döndü.
Adam: ” Biliyor musun ne var, bence berber diye birşey yok”
Berber: ” Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim.”
Adam: ” Hayır, yok. çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı.”
Berber: ” Hımmm. Berber diye birşey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?”
Adam: ” Kesinlikle doğru! Püf noktası da bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, o ne yapabilir.
teşekkürler eline sağlık!
Bişr-i Hafi hazretleri
Nefeslerin buhar olup savrulduğu ilik donduran bir kış günü. Gün doğalı çok olmuştur ama genç adam yeni yeni doğrulur. Gözlerinde bir ağırlık vardır, şakakları zonklar. Hep öyle olur, eğlence ile geçen gecenin sabahı mahmurluk basar ve kulakları uğuldar. Karnı tok, sırtı pektir ama huzursuzdur. O sıra kapı çalınır. Hizmetçi koşup açar. Soğuk hava içeri girer köşeleri dolanır. Kapıdaki adam kadife yumuşaklığında bir sesle sorar ama duvarlar yankı yapar:
-Bu ev kimin?
-Merv reislerinden Haris Abdurrahman'ın.
-Kendileri yoklar mı?
-Yok ama oğlu var.
-Bişr mi?
-Evet.
-Peki o hür müdür, kul mudur?
-Elbette hürdür.
-Hür olduğu belli, çünkü kul gibi yaşamıyor.
-Anlayamadım?
-Sen bu kadarını söyle, o anlar.
Bişr fırlar ama meçhul ihtiyar yok olmuştur. Acaba adı menkıbelerde geçen Hızır aleyhisselam o mudur?
Genç adam tutulur kalır. Bir an oyun ve eğlence ile geçen gecelerinden iğrenir. Kendine yeni bir istikamet çizecektir ancaaak.
Ancak çevresi onu, ona bırakmaz. Öyle ya hem böylesine zengin hem bu kadar cömert arkadaş kolay bulunmaz. 'Yoldaşını bırakmak delikanlılığa sığmaz' der, eteğine yapışırlar. Koluna girer, meyhanelere sürüklerler. Yine o mâlum geceler, defler, kadehler, dümbelekler...
Ama Bişr eski Bişr değildir. Ayakları işrethaneleri dolaşsa da gönlü hakikatleri arar.
Bir gece ama şakır şakır yağmur yağan bir gece evine dönmektedir. Çamur içindeki bir kâğıt dikkatini çeker. Üzerinde besmeleyi görünce yerden alır. Çamurlarını siler, öper, koklar. Eve gelince gül yağları ile siler duvara asar. O gece Merv âlimleri rüyalarında Bişr'i görürler ki onların bile özlediği manevi ikramlar içindedir.
Rabbinden haber var
Ulema Bişri arar, sorar, mâlum yerlerde bulurlar. Onu dışarı çıkarırlar. Rengi sapsarıdır. Korkuyla sorar.
-Siz burada... Hayrola?
-Sana Rabbimizden haber var.
-Biliyorum, bana çok kızıyor.
-Aksine seni çok seviyor.
-Ama nasıl olur?
-Sen dün gece çamurdan bir kâğıt buldun mu?
-Buldum.
-Yerden aldın mı?
-Aldım.
-Öpüp kokladın mı.
-Kokladım?
-Güzel kokular sürüp duvara astın mı?
-Astım.
-İşte Allahü teâlâ da ismini temizlediğin gibi seni temizledi ve o kâğıda hürmet ettiğin için adını aziz kıldı.
Bişr son kez meyhaneye girer, arkadaşlarıyla vedalaşır. O anı hatırlamak için hayatı boyunca yalınayak dolanır çünkü tevbe ettiğinde ayakları çıplaktır. İşte bu yüzden adı 'Hafi' (yalınayaklı) kalır.
Nereden nereye
O günden sonra ilim peşinde koşar. Önce dayısının medresesinde okur. Sonra Mekke, Kûfe, Basra ve Şam'a gider.
Çok alim tanır, çok kitap okur, ilim meclislerine katılır, ezber yapar, notlar tutar. Nitekim Bağdat'a gelir. Fudayl bin İyad, Muafa bin İmran ve İmam-ı Malik ile birlikte bulunur. Maruf-i Kerhi Hazretleri ile dost ve sırdaş olur. Nurlu dergâhına birçok genç gelir gider ki Sırriy-i Sekati bunlardan biridir. Ahmed bin Hanbel, Bişr-i Hafi Hazretlerine karşı çok hürmetkârdır. Talebeleri sorarlar:
-Efendim hadiste eşiniz benzeriniz yok, fıkıhta müctehidsiniz. Bişr gibi bir dervişin kapısında ne arıyorsunuz?
-Evet hadis ve fıkhı ondan iyi bilirim ama o kalp ilimlerinde hepimizden iyidir.
Birgün askerler bir mahkûmu meydana çıkarırlar. Suçu ağır olmalıdır. O kadar çok kırbaç vururlar ki derileri yarılır. Etlerinden sızım sızım kan sızar. Lâkin genç bir kere bile sesini çıkarmaz. Muhafızlar kan ter içinde kalır, nefeslenmek için dururlar. Bişr gence sokulup sorar:
-Biliyor musun tahammülüne hayran kaldım.
-Nasıl ağlayıp bağırabilirim ki. Kalabalığın içinde sevdiğim kız var ve şu an beni görüyor.
-İyi ama Allah-ü teâlâ seni her an görüyor. Onun edebini gözetmeyi hiç düşünmedin mi?
Genç öyle bir 'Allah' der ki kendinden geçer. Yüzlerce kırbaca direnen vücut bu aşka tâkat getiremez. Muhafızlar yanına koştuğunda çoktan can vermiştir.
Hoca hekim olunca
Bişr-i Hafi her hadiseden hikmet alır. Mesela Abadan civarlarında bir saralı görür ki, toprağa düşmüş çırpınmaktadır. Yanına varınca cüzzamlı ve kör olduğunu farkeder. Yaralarına üşüşen karıncalar etlerini koparmaktadırlar. Başını kucağına alıp su verir. Genç kendine gelince 'sen de kimsin?' diye sızlanır, 'hem Rabbimle arama niye girdin?'
Aslında Bişr-i Hafi mükemmel bir tabibdir. Bitkileri ve baharatları çok iyi tanır ve onları ustalıkla kullanır. Otlardan köklerden mi yoksa dualarının bereketiyle mi bilinmez Allahü teâlâ onun hastalarına şifa dağıtır.
Bir gün evine girerken tefekküre dalar. 'Bağdat'ta bunca insan var. Kimi Yahudi, kimi Hıristiyan. Ben ne yaptım ki bu devlete kavuştum? Onlar neyi yapmadılar ki mahrum kaldılar?' Böyle düşünürken sabah ezanları okunmaya başlar ki o hâlâ eşiktedir.
Bişr-i Hafi ölümüne doğru birisinden ödünç gömlek alır ve kendi gömleğini bir fakire bağışlar. Hasılı ardından bir gömlek bile bırakmaz. O Bağdat'a geldikten sonra hayvanlar yerleri kirletmezler çünkü mübareğin yalınayak dolaştığını bilirler. Bağdatlılar hayvanların eskiye döndüklerini farkedince 'Eyvah' derler, 'Bişr-i Hafi ölmüş olmalı'
Bişr-i Hafi buyurdular ki
* İki şeyden kaçın: 'Çok yemekten ve çok konuşmaktan'
* Dünyada aziz olmak isteyen diline sahip olsun. Şahitlik yapmasın, imam olmasın, ziyafetlere katılmasın.
* Sabır Allah-ü teala'yı kullara şikayet etmemektir.
* İnsanlar arasında tanınmak isteyen ahiretin tadını alamaz.
* Şöhreti seven Allah'tan korkmaz.
* Övülmekten hoşlanmak ahmaklıktır.
* Sabır susmaktır. Konuşan, susandan daha fazla vera sahibi olamaz.
* Kötü insanlarla arkadaşlık yapan iyi kimselere sui zan eder.
* Dün öldü, yarın doğmadı, bugün can çekişiyor. Sen bu anı değerlendir.
* Topal bir karınca düşünün. Bir buğday için saatlerce uğraşır, didinir, tam yuvasının ağzına getirir ki taneyi kuş kapar. Ölüm kuşu da böyledir. Kimse dünyadaki emeline kavuşamaz.
roseofmadinah
21.08.10, 12:39
Güzel bir paylaşım olmuş, Adem bey teşekkürler!
Hz. Abdülkadir Geylani (1078 - 1166)
İslâm alimlerinin ve velilerinin büyüklerinden Hazreti Abdülkadir Geylani, 1078 yılında İran'ın Geylan şehrinde doğdu. Künyesi, Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a'zam gibi lâkabları vardır. Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost'tur. Hz. Hasanın oğlu Hasan-ı Müsenna'nın oğlu Abdullah'ın soyundandır. Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkadir Geylani, hem seyyid, hem şerifdir. Abdülkadir Geylani, 1166'da Bağdatta vefat etti. Türbesi Bağdattadır. Onun için şu ibare meşhur olmuştur: "Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb'ine vasıl oldu."
Bir gün Abdülkadir Geylani’ye, "Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye sordular.
Buyurdu ki: "Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kağıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın" dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; "Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat'a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim" dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. "Haydi Allah selamet versin oğlum. Allahü teâlâ için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem" dedi. Küçük bir kafile ile Bağdat'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. "Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?" diye sordu. "Kırk altınım var" dedim. "Nerededir?" dedi. "Koltuğumun altında dikili" dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. "Altının var mı?" dedi. "Kırk altınım var" dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. "Neden bunu söyledin?" dediler. "Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım" dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve; "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum" dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, "İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reisimiz ol" dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tövbe edenler, bu altmış kişidir."
Abdülkadir Geylani, Bağdat'a geldi ve buradaki meşhur alimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebu Said Mahzumi'nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi. Bu iş için Bağdat halkı çok yardımcı oldu ve zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Derslerine devam edenler arasında pek çok alim yetişti.
Abdülkadir-i Geylani, bir müddet ders verip, hak ve hakikatı anlattıktan sonra, ders ve vaaz vermeyi bıraktı. İnzivaya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahralara çıktı. Bağdat'ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı.
Buyurdu ki: “Irak'ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazen uzun müddet yemezdim ve "açım açım" diye içimin feryadını duyardım. Bazen üzerime öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu. Bu sırada; "Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır" mealindeki İnşirah sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerimelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi."
Devrinin ilim konusunda tek otoritesi olan Abdülkadir Geylani, tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Ders ve fetva vermeye yirmi sekiz yaşında başladı ve bu hal altmış yaşına kadar devam etti. Tasavvuftaki yoluna onun ismine izafeten "Kadiriyye" adı verildi ve O’ndan ilim ve feyz alan binlerce öğrencisi çeşitli memleketlere giderek İslamiyeti anlattılar. Maddi ve manevi ilimlerdeki derinliği ve üzerindeki manevi lütuf ve rahmetle dinin esaslarını yeniden dirilttiği için kendine "dinin dirilticisi" anlamında "Muhyiddin" denmiş, O da bu ismi Endülüs'te dünyaya gelen ve "Şeyhül Ekber" namıyla ün salan manevi evladı İbni Arabi'ye vermiştir.
Abdülkadir Geylani hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesile olan pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
"İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, âlim ve cesur olması."
"Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalp ile itiraf etmek ve dille söylemektir."
"Kalp dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkanı yok, ahireti sevmiş olamaz."
"Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünya ve ahirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünya düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyadan alınacak, ahirete götürüleceksin. Dünyada rahat ve hoş bir hayat arama. Hz. Muhammed (S.A.V.); "Hayat, ahiret hayatıdır" buyurdu."
"Allahü teâlâdan dünya ve ahiretin hayırlarını iste. Sakın; "Ben istiyorum. Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim." deme. Duaya devam et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rıza gösterme nimetini ihsan eder. Eğer Allahü teâlâ senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allahü teâlâ sana razı ve memnun olacağın bir hal verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için dua edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muamele etme halinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama haline çevirir. Eğer dünyada borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir."
"Acele etme. Acele eden, ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek Allahü teâlâdandır. Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi ol. Kanaat bitmeyen bir hazinedir."
"Halinizden şikayette bulunmayın. Sabredin, feryat etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hallerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Daima ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Allahü teâlâya, rızası için yapılan sabırlar ve tahammüller, asla karşılıksız kalmaz. Onun için bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükafatını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhur olan, bu lakabı, bir anlık cesareti neticesinde kazanmıştır. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen; "Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir" buyuruyor (Bekara suresi: 153)
"Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz. Tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkan varken bunu fırsat biliniz. Tövbe ediniz. Dua etmeye imkanınız varken, dua ediniz. Salih kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz."
"Mümin kimse küçük günahları da büyük görür. Hz. Muhammed (S.A.V.); "Mümin kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise, günahını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür" buyurdu."
roseofmadinah
09.09.10, 22:53
Allah kimseyi doğruluktan ayırmasın!
--------------------------------------------------------------------------------
Günün birinde bir köyde bir adam ölür. Karısı doğru imama gider. Yıkanmasını, dua edilmesini ister. İmam, ''olmaz, o camii cemaatinden değildi'' der. Kadıncağız ne yapacağını şaşırır kendisi elinden geldiğince kocasının cenazesini yıkar. Sırtına alır köy mezarlığına gider. Oradaki mezar görevlisi ''olmaz, buraya gömemezsin o cemaatten değildi'' der. Kadıncağız biraz sırtında, gücü yetmediğinde sürükleyerek bir dağ yamacına gelir mezar kazıp gömecektir. Oradan geçen bir çoban görür ve hemen yardıma gelir. Çoban kadına sorar, o da ne yaptığını anlatır böyle böyle... Çoban mezar kazar, meftayı defnederler. Çoban kadına, ''tamam sen git ben başında bir dua edeyim'' der.
Ertesi gün olur, mezar görevlisi koşa koşa imamın evine gider, korkuya kapılmış, ''gece rüyamda dün ölen kişiyi gördüm cennete gitmişti'' der. İmam inanamaz, ''bende gördüm aynı rüyayı'' der. Köyde kime rastlasalar hepsi o gece rüyasında o adamın cennette olduğunu görmüştür. Cemaat heyecanla adamın karısının evine gider. Kendisini kabul etmedikden sonra neler yaptığını sorarlar . Kadın anlatır: ''Yalnız, gömdükten sonra ben başından ayrıldım çoban kaldı. Son bir takva verecekmiş'' der. Cemaat koşa koşa gider çobanı bulur. ''Yanlız kalınca ne yaptın''? diye sorarlar, hangi duayı okudun? Çoban der ''ben okuma, yazma bilmem dua da bilmem der, sadece dedim ki :
''Allahım ben burada 20 - 30 yıldır çobanım. Yoldan gelip geçenler: ''ben tanrı misafiriyim, karnım aç'' dedikçe kendime göre olan yiyeceğimi onlara verdim senin misafirin diye. Yıllardır ben senin misafirlerini elimden gelen en iyi şekilde ağırladım. İşte ben de şimdi sana bir misafir yolluyorum. Sen de onu iyi ağırla.''
roseofmadinah
16.10.10, 10:09
Güzel bir hikaye, ellerine sağlık.
vBulletin v3.7.4, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.